İran Nasıl Kaç Parçaya Bölünür?



Bir yılı aşkın bir süredir ABD’nin İran’ı ne zaman vuracağı soruluyordu. Benim de ısrarla söylediğim, ABD’nin İran’ı zaten vurduğuydu… Çünkü ABD’nin dış ve savunma politikası bizim gibi ülkelerde olduğu gibi anlık-tepkisel reflekslerden oluşmaz. Hedefler birkaç aylık veya yıllık olarak belirlenmez. En duygusal ve heyecanlı görünen Bush Yönetimi’nin politikaları dahi orta ve uzun vadeli stratejilerin ürünüdür. Bu bağlamda İran da bir istisna değildir. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, İran’da da hedefler belirlenmiştir. İran zayıflatılacaktır. Irak örneğini hatırlayın: Daha 1970’lerde Irak zayıflatılacak bir ülke olarak tespit edilmişti. Önce Şah İran’ı ve Kürtler ile terbiye edildi. Ardından İran-Irak Savaşı geldi. Körfez Savaşı, uçuş yasakları, ambargo ve nihayetinde Irak Savaşı. Kısacası önce kolları ve ayakları gitti. Ardından işgal başladı. İran için de farklı bir senaryo düşünülmüyor. ABD’den centilmence bir vuruş bekleyenler daha uzun yıllar bekleyebilirler.

 

İRAN KAÇA BÖLÜNÜR?

 

Her ülkenin kaça ve nasıl bölüneceği diğer ülkelerce planlanır. Örneğin ABD’nin bölünmesi halinde ilk gidecek eyaletler Florida ve California olarak tespit edilmiştir. Güneydeki eyaletler Hispanik bir birlik oluşturabilirler. Kuzeyde ise Kanada’ya katılmak ya da bağımsız olmak mümkündür.

 

Aynı şekilde Kanada bölünürse ilk gidecek olanın Quebec olacağı bir sır değildir.

 

İngiltere bölünmeye bölünerek direnmiştir. Tıpkı imparatorluğun çözülüşünde olduğu gibi parçalanmak yerine gevşemeyi ve İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’da biriken gazları daha gevşek bir bağ ile serbest bırakmayı tercih etmiştir.

 

İspanya’nın bu noktaya gelmesi için kanlı terör yıllarından geçilmesi gerekmiştir. İspanya bu konuda geç kaldığı için bedeli de ağır olmuştur. Hem bağlar gevşemiştir, hem de şiddet bugünü dahi içine alacak kadar uzun sürmüştür.

 

Sovyetler Birliği’nin nasıl parçalandığı hepimizin malumudur. Yugoslavya ise SSCB kadar gerçekleri görememiş ve çok ağır bir bedelle parçalanmıştır…

 

Örnekleri daha da arttırabiliriz. Fransa ve Çin gibi bazı ülkelerin hala bölünmeye nasıl direndiklerini, Endonezya’da Doğu Timor’un nasıl parçalandığını vs. uzun uzun anlatabiliriz… Kısacası ‘bölünme’ günümüz uluslararası ilişkilerinde hiçbir ülke için çok uzak bir olasılık değildir. Her ülke bölünebilir. Tek sorun nasıl ve ne sürede bölüneceği ve buna nasıl karşılık vereceğidir. Üzerinde biriken baskıyı ustalıkla dağıtamayan ve devlet-vatandaş ilişkisini yeni şartlara göre yenileyemeyen devletler büyük bir gürültüyle çatırdar. Eski’de ısrar, bölünmenin şiddetini ve maliyetini arttırır. Kısacası bir devletin bölünmesinin ön şartı; ne kadar çok etnik gruptan oluştuğu değil, bölünme çabalarına nasıl yanıt verdiğidir. Bu açıdan bakıldığında İran hiç de ümit vermemektedir:

 

İran, diğer bir çok Ortadoğu ülkesi gibi çok sayıda etnik ve dini gruba ev sahipliği yapmaktadır. Bunların mühim bir kısmı bu topraklarda binlerce yıldır yaşamaktadırlar. Yani Farslar kadar toprakların sahibi olduklarına inanmaktadırlar. Oranlar değişmekle birlikte İran’ın etnik tablosu şu şekilde özetlenebilir:

 

 

Farslar % 50-60

Azeriler % 25-45

Gilaki-Mazenderiler (Hazar kıyılarında) % 8

Kürtler % 7-9

Araplar  % 3

Lorlar (Lurlar) ve Kaşkay (Bir başka Türki kavim. Şiraz ve çevresinde – Güney İran- göçebe) % 2-3

Beluçlar (Afganistan sınırında) % 2

Türkmenler (Türkmenistan sınırında) % 2-%5

Diğerleri (Ermeniler, Yahudiler vd.)

 

Rakamlar çok değişken. Hatta bazı rakamları üst üste koyunca İran’ın nüfusu 100 milyonu dahi bulabiliyor. Bu da garip değil. Çünkü İran etnik grupları kendi içinde eritme özelliği olan bir ülke ve ayrıca siyasi maksatlı rakamlar da ortada dolaşıyor.

 

TÜRKLER: Bu gruplar içinde en önemlisi Türkler elbette. Türklerin bir kısmı bu ülkenin yerlisi. Yani hiçbir yerden göçmüş değiller. İranlılar. Diğer bir kısım ise 7. yüzyıldan bu yana göçle ve savaşlarla gelenler.

 

İran’da baştan başa sadece Türkçe ile anlaşmak bir dereceye kadar mümkün. Ayrılıkçı Azeri yayınlarına göre İran hapishanelerinde hâkim dil de Türkçe.

 

Türk gruplar ağırlıklı olarak Azeriler ve Türkmenlerden oluşuyor. Azeriler daha çok Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerinde yaşıyorlar. Azeri milliyetçilerine göre sayıları 30-35 milyonu buluyor. Yani nüfusun % 50’si. Tam tersi cephe ise oranlarını % 25’e kadar indiriyor. Ancak genel olarak uzmanlar İran’da Azeri nüfusun 20 milyonun üzerinde olduğunu kabul ediyor. Buna ek olarak karma evlilikler ve Fars bölgelerinde görünmeyen Azerilerin varlığı da kabul ediliyor. Azeri nüfusun en önemli özelliği belli bir coğrafyada odaklanmış olmaları. Yani yaşadıkları topraklarda çoğunluğu oluşturuyorlar ve ayrılmaları kağıt üzerinde en kolay olan grup. Buna rağmen Azeriler uzun yüzyıllar İran’da kendilerini azınlık olarak görmediler. Aksine İran’ı bir Türk devleti olarak dahi gördüler. İran’ın bir dönem şahları Türktü ve bunlar Osmanlı’nın başına ciddi sorunlar çıkardılar. Şah İsmail’in Yavuz’a yazdığı mektup Türkçe iken, Yavuz Sultan Selim’in mektubunun Farsça olduğu hatırlanmalıdır.1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay anlaşmaları Azerbaycan’ı ayıran anlaşmalar oldu. Bu tarihten sonra Güney Azerbaycan İran etkisinde kalırken, kuzeydeki Azeriler Rus etkisinden kurtulma mücadelesi verdiler. Güney Azerbaycan’daki Azeriler İran toplumuna büyük oranda entegre olmasına rağmen Güney Azerbaycan sorunu İran’ı zayıflatmak isteyen ve Azeriler üzerindne siyaset yapmak isteyenlerce her daim canlı tutuldu. Bunun dışında sorunun kendi iç dinamikleri de Güney Azerbaycan sorununu bugünlere kadar getirdi. Azerilerin İran’a olan bağlılığı 20. yüzyılda ağır testlerden geçmiştir:

 

1) Bu testlerden ilki İran siyasetinden, yani iç nedenlerden kaynaklanmıştır. Şah döneminde Pehlevi Ailesi İran’ı Farsileştirme çabasına girmiştir ve bundan en büyük zararı Azeri Türkleri görmüştür. Kağıt üzerinde önemli hakları bulunan Azeriler yaşamda önemli siyasi sorunlarla karşılaşmışlardır.

 

2) İran’da Azeri milliyetçiliğini kamçılayan ikinci en önemli gelişme ise Sovyetler Birliği’nin Güney Azerbaycan sorununu İran politikasının önemli bir unsuru yapmasıdır. 1944’de Sovyet desteğiyle Azerbaycan Demokrat Partisi tarafından özerk bir yönetim oluşturulmuş ve Türkçe de resmi dili ilan edilmiştir. Ancak Kızıl Ordu’nun çekilmesiyle birlikte Tahran güçleri ‘asileri’ bir yıl sonra ezmiştir. Sovyetler, Güney Azerbaycan meselesini Soğuk Savaş boyunca kullanmaya devam etmiştir. Buna göre tüm Azerbaycanlar birleşmelidir. Tabii ki Moskova’ya göre birleşme adresi Sovyetler’dir. Sovyetler’in bu politikası, Türkiye’ye karşı Ermeni ve Gürcü iddialarını gündeme getirmesine benzemektedir. Sovyetler Birliği Kafkasya’da hem Türkiye’ye, hem de İran’a karşı ideolojik ve etnik ayrılıkçılık kartını kullanmıştır. Etnik boyutta İran’a karşı Azeriler ve Kürtler, Türkiye’ye karşı ise Ermeniler, Gürcüler ve Kürtler kullanılmaya çalışılmıştır. Stalin döneiminde zirveye ulaşan bu politika görünüşte terk edilmiş gibi görünse de bunların bir kısmı el altından güçlü bir şekilde devam ettirilmiştir.

 

3) İran’da Azeri milliyetçiliğini güçlendiren en önemli gelişmelerden biri de şüphesiz Sovyet Azerbaycanı’nın 1991’de bağımsız olmasıdır. Bu bağımsızlık tek başına İran için yeterince kaygı verici iken, Halk Cephesi’nin heyecanlı lideri Ebulfez Elçibey’in pan-Azeri ve ötesinde Pan-Turancı yaklaşımı İran’daki endişeleri büyük bir korkuya dönüştürmüştür. Elçibey büyük ve birleşik bir Azerbaycan’dan bahsetmekte, bu hedefini tüm Türk dünyasının birlikteliğine kadar taşımaktadır. Elçibey bu konularda o kadar ısrarcıdır ki, 1970’li yıllarda Birleşik Azerbaycan da dahil olmak üzere fikirleri nedeniyle hapse dahi girmiştir. Elçibey hayalci-ütopik olarak nitelendirilse bile Azerbaycan’ın ilk günlerinde Aras nehrini aşarak İran Azerbaycan’ına geçmeye çalışan Azerilerin güneyde heyecan meydana getirdiği göz ardı edilemez. Elçibey’in Türk dünyasının genişlemesi halinde ise İran sadece Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerini kaybetmekle kalmayacak, 3 yönden Türk kavimleriyle kuşatılmış da olacaktır. Böyle bir senaryonun Tahran’ı bölgede zayıflatacağı muhakkaktır. 

 

Elçibey Güney Azerbaycan’a duyduğu özlemi şöyle dile getirmektedir:

 

“Aras’ın üstündeki şu Hasret Köprüsü’nden

Sana ulaşamadan, geçmek bana haz değil!”

 

Azerbaycan’ın bağımsızlığında önemli bir rol oynayan halk Cephesi daha 1988’de toplantılarında “Tebriz Tebriz” diye slogan atıyor, “Birleşik Azerbaycan” diye pankart açıyordu. Halk Cephesi bu yıllarda en çok Azerbaycan ile İran Azerbaycanı arasında ticari ve diğer ilişkileri geliştirmeyi hedefledi. Ancak bu çabalar İran tarafından karşılıksız bırakıldı. Bunun sonucunda 1989’da Nahçıvan’da Aras’ın kuzey kıyısında gösteriler yapıldı. Aynı yıl Güney Azerbaycan Ulusal Demokratik Hareketi’nin yıldönümü vesile yapılarak 12 Aralık’ta bir gösteri daha gerçekleşti. Elçibey, 1992’de devlet başkanı seçilmeden bir gün önce İran’ın parçalanacağını ve Azerbaycanların birleşeceğinden bahsediyordu. Elçibey devlet başkanı olduktan sonra bu kez uzlaşma arayan İran oldu ve kendisi defalarca İran’a davet edildi. Ancak Elçibey’in İran’ı ziyaret için sıraladığı şartlar İran’a göre ağırdı:

 

i) Ziyarete Tebriz’den (Azerilerin en yoğun olduğu şehir) başlanacak, sonra başkent Tahran’a geçilecek,

 

ii) İran’da Azerbaycan davası ile ilgili tüm tutuklular serbest bırakılacak,


iii)
Güney Azerbaycan’da ulusal kültürün geliştirilmesine, Azeri dilinde eğitim yapılmasına, gazete-dergi ve diğer her türlü medya faaliyetine izin verilecek (1).

 

Bu talepler İran’ı fazlasıyla rahatsız etmiştir. Mutabakata rağmen Nahçıvan’da konsolosluk açan İranlılar Azerbaycan’ın Tebriz’de konsolosluk açmasına dahi izin vermemiştir. Azerbaycan’ın bu tür talepleri İran’da Azeri milliyetçileri arasında heyecana yol açmış ve bazı gösteriler de olmuştur. Elçibey bir adım daha ileri gitmiş ve Güney Azerbaycan’dan gelecek Türklere Azerbaycan vatandaşlığı verileceğini açıklamıştır. İran’ın buna karşı stratejisi bir yandan Elçibey’e karşı Aliyev ve diğer muhalifleri desteklemek, diğer taraftan İran’da Azerilerin ve Azerbaycan’ın eleştirilmemesi konusunda tedbirler almak olmuştur. Bu arada Azerbaycan’ı dengelemek için Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesi ve Türkiye ile Azerbaycan’ın ekonomik blokajının İran tarafından kırılması da dikkat çekiciydi.

 

Baba Aliyev ve Oğul Aliyev dengeli ve pragmatist birer politikacıdırlar. Ancak her Azeri devlet adamı için birleşik bir Azerbaycan’ın bir tür ‘Kızıl Elma’ olarak kalacağı da açıktır. Üstelik Azerbaycan petrol gelirleri ile zenginleştikçe bu hayal geniş kitlelerde bir ölçüde yankı bulacaktır.

 

4) Son olarak Azeri milliyetçiliğini teşvik eden ve ayaklanmaya çağıran Bush Yönetimi İran’da Azeri milliyetçi uyanışında önemli bir tetikleyicidir. Bush Yönetimi defalarca İran’ı hedef alan açıklamalar yapmıştır. Bush İran’ı “şer ekseninde” sayarken, Amerikan Dışişleri Bakanı Rice İran’ın ABD’yi tek başına tehdit eden en önemli ülke olduğunu söylemiş ve İran’ı “teröristlerin bankeri” olarak nitelendirmiştir. Bununla da kalmayan ABD açıkça İran halkını ayaklanmaya çağırmıştır. Burada ayaklanması beklenen en önemli grup ise Azerilerdir. Şu anda ABD’nin en az 20 kadar İran Azerisi STK’yı desteklediği bilinmektedir. Bunlar içinde 2004 yılında ABD’ye iltica eden Mahmudali  Çöhreganlı’nın başını çektiği Sürgünde Güney Azerbaycan Parlamentosu en önemlilerindendir. Bazılarına göre ABD, Çöhreganlı’yı Azeri ayaklanmasının lideri olarak görmektedir.

 

ABD’nin yakın dönem hedefi olarak Azeri hareketini silahlı bir harekete dönüştürmek olduğu belirtiliyor. ABD’nin Azerileri İran’a karşı kullanma isteğinin tek nedeni sayıca çok olmaları değil. Azerileri kendisine yakın buluyor ABD. Şii olmalarına karşın Azeri Türklerinin dine bakış açılarının Türkiye Türklerinin bakış açısına benzediğini düşünüyor. Bu tespit Azerbaycan’da doğrulanmış durumda. Ancak İran Azerileri için ne kadar geçerli olduğu biraz tartışmalı. Çünkü İran Devrimi’nin önde gelenleri arasında çok sayıda Azeri de vardır. Buna rağmen geniş kitlelerde İslam’a yaklaşımın daha farklı olduğu söylenebilir. Bir de Türklerin pragmatizmi ABD açısından oldukça olumlu bir özellik.

 

ABD’nin Azeri ayaklanması için en çok Azerbaycan ve Türkiye’den beklentisi var. Ancak Azerbaycan, İran veya hergangi bir diğer ülke çatışmaya girmekten özenle kaçınıyor. Aliyev’in en önemli önceliği istikrardı. Öyle ki Ermenistan’la dahi silahlı bir çözümden özenle kaçındı. Azerbaycan’ın güçlenmesi için en önemli ihtiyacının istikrar ve barış olduğunu düşünüyordu Baba Aliyev. Oğlu da farklı düşünmüyor. Bu konuda Türkiye’nin de benzer bir tutum takınması Aliyev Yönetimi’ni rahatlatıyor. Ancak Washington da boş durmuyor. Bir yandan Karabağ konusunda Azerbaycan’a yardım vaadinde bulunuyor, diğer taraftan İran ile Hazar Anlaşmazlığı’nı istismar ediyor. Yakın bir zamanda Hazar kıytısında ve/veya Nahçıvan’da bir Amerikan  üssü görür isek şaşırmayalım. Gerçi Azerbaycan İran ile yakın bir zamanda saldırmazlık anlaşması imzaladı. Bu anlaşma İran’a karşı Azeri topraklarında üs kurulmasını veya üs kullandırılmaısnı da yasaklıyor. Ancak anlaşmalar her şekilde yorumlanabilir. Olağanüstü şartlar yeni anlaşmaları getirebilir. Yine de Aliyev ABD-İran kavgasında arada kalan olmak istemiyor. Bu nedenle Nisan 2006’nın son haftasında Bush ile görüşen Aliyev açıkça “İran’a karşı operasyonda yokuz” mesajını verdi. Tıpkı Türkiye gibi, Azerbaycan da İran cezalandırılırken en ağır faturayı ödemek istemiyor. Dimyata pirince giderken, yani Güney Azerbaycan’a heveslenip, evdeki bulgurdan (istikrar ve ekonomik gelişme) olmak istemiyor.

 

Bu tabloya karşın ABD’nin Türkiye gibi Azerbaycan’ı da İran’a karşı kullanabileceği kozları az değil. Ayrıca İran içinde başlayacak bir iç savaşta bu iki devlet ne kadar sessiz kalabilir, bu da tartışılır. Tebriz’de bir halk yürüyüşü olsa ve İran güvenlik güçleri sivil Azerilerin üzerine ateş açsa gerilim kısa sürede İran ile Türkler arasındaki bir gerilime dönüşemez mi? Diğer bir deyişle ABD İran’daki yükü Türklerin sırtına yükleyemez mi?

 

KÜRTLER: Sadece İran’da değil, tüm bölgede ülkeleri istikrarsızlaştırmanın en önemli ve en kullanışlı araçlarından biri de Kürtler. Azerilerin tersine, daha çok dağlık  bölgelerde yaşıyorlar. Bu nedenle silahlandırılmaları kolay. Dağ şartları nedeniyle eğitim düzeyi düşük, şiddete eğilimleri yüksek. Manipüle edilmeleri halinde silahlı bir ayaklanma zor değil. Ayrıca modern zamanların ilk ve tek bağımsız Kürt devleti  Mahabad adıyla 1946’da İran’da kurulmuştu. ‘Mahabad efsanesi’ tüm Kürtçü ve Kürt hareketler tarafından önemli bulunmaktadır ve İranlı Kürtler de bu örnek nedeniyle kendilerini Kürt hareketleri içinde ayrıcalıklı görmektedirler.

 

Kürtler diğer etnik gruplar gibi bir çok kültürel haklara sahiptirler. Ancak farklı bir etnik grup olarak siyasi haklarda anlaşmazlık yaşanmaktadır. Özerk bir yönetim yoktur. Eğitimde Kürtçe kullanılmamaktadır. Bunlar da ayrılıkçı gruplarca kullanılmaktadır.

 

ABD’nin İranlı Kürtlerden olası bir operasyonda yararlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak şaşırtıcı bir şekilde İran’da Kürt sorununda en çok kendisini kullandırmaya istekli grup PKK’dır. PKK, Barzani-Talabani örneğine özenerek ABD’nin ne kadar işine yararsa o kadar ayakta kalabileceğini düşünmektedir. Bunun için de son bir kaç yılda İran ile PKK arasındaki çatışmalar zirveye ulaşmıştır. Çok sayıda İran güvenlik gücü son bir yılda PKK teröristlerince öldürülürken, İran da sadece 2006 yılının ilk yarısında 100’den fazla PKK miltanını öldürmüş, bir kısmını da Türkiye’ye teslim etmiştir.

 

İran olası bir operasyonda PKK’nın kendisine karşı kullanılacağı kanaatindedir ve ilk etapta PKK’dan kurtulmaya ve olası bir savaşa hazır olmaya çalışmaktadır. Mayıs ayının son haftasında patlak veren Azeri Karikatür Krizi’nden sonra meydana gelen ölümlerde de PKK’nın parmağı olduğu Tahran Yönetimi’nce iddia edilmiştir. Tahran’a göre PKK militanları Azeri göstericilerin arasına sızmış ve bazı kişiler bu teröristlerce öldürülmüş, bu sayede Azeri-Fars gerginliği oluşturulmaya çalışılmıştır. İddialar doğruysa PKK’nın Kürtleri aşan bir taşeronluk aldığı rahatça söylenebilir.

 

ARAPLAR: İran’daki bir diğer hassas etnik grup da Araplar. Saddam Hüseyin onları ayaklandırmak için elinden geleni yaptı. Ancak başarılı olamadı. Fakat belli olmaz. Saddam Hüseyin’in yapamadığını ABD yapabilir.

 

FARSLAR: İran bölünecekse belki de en önemli bölücü grup Farslar olacaktır. Diğer etnik grupların haklı talepleri ile haksız taleplerini biribirinden ayırt edemeyecek bir Fars milliyetçiliği ülkenin bölünmesini hızlandıracaktır. Böylece bazı durumlarda olmayan milliyetçi ve ayrılıkçı unsurlar dahi Farslar sayesinde oluşabilecektir.

 

Ayrıca İran’da bölünme sadece etnik bazda değil, ideolojik bazda da olabilir. Daha doğrusu ideolojik bölünme olasılığı daha güçlüdür. Şahcılar, Musaddıkçılar, Halkın Mücahitleri, Marksistler (Tudehçiler), Demokratlar-Liberaller daha çok Farsların olduğu rejim karşıtı gruplar. Bunların hemen hepsi ABD’den bir şekilde destek alıyor. Rejime karşı etnik veya ideolojik çıkabilecek geniş çaplı bir iç çatışmada tüm bu gruplar yönetime karşı birleşebilir ve saldırıya geçebilir. Böyle bir iç savaş ise bir kaç tane İran ortaya çıkarabilir.

 

DİNİ GRUPLAR: Son olarak İran bölünecekse dini ve mezhepsel farkların da önemli bir katkısı olacaktır. Aslında ilk bakışta Şiilik İran’ı birarada tutan en önemli çimentolardandır. Tarihsel olarak Azeriler, Şii olmaları nedeniyle Anadolu yerine Farsi Müslümanlar ile birlikte hareket etmişlerdir. Şiilik ülkenin resmi ideoloijk altaypısını oluşturmuş, ortak değerleri sembolize etmiştir. Ancak önce Pehlevi Ailesi’nin sekülerleştirme politikaları Şiiliğin bu özelliğinin altını oymuştur. Şah sekülerleştirmeyi ortak değerleri ortadan kaldırarak yapmıştır. Her ne kadar Türkiye örneğini izlediğini sansa da Mustafa Kemal Atatürk ülkesini laikleştirirken Sünni-Müslüman özelliğini muhafaza etmiştir (Buna bir de belli ölçüde Türkçe konuşan eklenebilir). Onun ilk hedefi her açıdan homojen bir Türkiye meydana getirmek olmuştur. Bu nedenle ülkedeki Hristiyan azınlık göç anlaşmalarıyla Türkiye’den ayrılırken, diğer ülkelerdeki Müslüman azınlık Türkiye’ye akmıştır. Sünnilik de Türkiye’yi homojen kılan önemli bir birleştirici unsur olmuştur. Atatürk’ün Diyanet İşleri ve din politikası Müslümanlık ve Sünnilik ortak paydasına güçlü bir atıfta bulunur. Bu aşamalar üzerine laiklik anlayışı inşaa edilmiştir. Diğer bir deyişle geçmişin mirası tamamen reddedilmemiş, geçmişin ortak değerlerinden en uygun olanları ülkeyi homojen kılmak ve modern, seküler bir Türk ulusu inşaa edebilmek için kullanılmıştır.

 

İran’a dönecek olur isek İran şahı ortak paydaları yıkarken, yerine yenisini koymakta da zorlanmıştır. İran Devrimi ise sanılanın aksine Şiiliğin birleştirici yönüne farklı açılardan zarar vermiştir. Siyasetle arası hiç de iyi olmayan Şii anlayış iktidara taşınmış ve iktidara verdiği şekilde çok kendisi zarar görmüştür. Devrimcilerin yeni yorumları en fazla bazı Şii din adamları arasında tepkiye yol açmıştır. Şii din anlayışının en sarsılmaz ilkeleri, kuralları, ön kabulleri vs. iktidar döneminde sarsılmıştır. Humeyni de dahil bir çok Şii dini önder din adamları eliyle iktidar olmaması gerektiğini savundukları halde din ve din adamları iktidarın iplerini ellerinde tuttular. Bu uygulamalara en sert eleştiriler de bizzat Şii dini liderlerden geldi. Böylece Şiiliğin bizatihi kendisi parçalanmaya başladı.

 

İkinci olarak İran İslam Devrimi dini bir hareketten çok siyasi bir hareketti ve doğrularını insanlara zorla kabul ettirmeye çalıştı. İlk dönemlerde insanlar zorla ibadete zorlandı. Devrimin aktif kişileri devrimin gücünü kendi uyguılama ve inançlarını kitleler üzerinde empoze etmek için kullandılar. Garip bir şekilde inançlar için geldiğini söyleyen Devrim, ilk önce orta değerleri ve inançları yıprattı. Gönüllü olarak dindarlığa kayanlar bir süre sonra bu uygulamalar ile dinden uzaklaşmaya başladılar. Öyle ki İran’daki ateist sayısının bu uygulamaların da etkisiyle Türkiye’deki veya komşu diğer ülkelerdeki ateist sayısını dahi geçtiği iddia edilmektedir.

 

İran’daki dini dağılımı anlamak adına dini grupların dağılımı da şu şekilde verilebilir:

 

 

Şii Müslüman % 89

Sünni Müslüman % 9

Zerdüşt, Yahudi, Hristiyan, Bahailer vd. % 2

 

Son olarak hatırlatmak isteriz ki Şiilik konusunda İran’dan ayrılan en önemli gruplar Irak’ta bulunmaktadır. İran’da Şiiler iktidarda olsa da Irak Şiileri her zaman için Şiiliğin merkezinin Irak olduğunu savunmaktadırlar. Bu bağlamda Irak Şiiliği kimi çevrelerce İran’ın bir şansı olarak değerlendirilse de, İran’ı istikrarsızlaştırmak ve hatta bölmede Irak Şiilerinin bilerek ya da bilmeyerek özel bir rolü de olabilir.

 

Sonuç

 

İran’ı önümüzdeki günlerde oldukça zorlu günlerin beklediği ortada. Binlerce yıllık İran’ın birliğinin çatırdaması için sebep çok görünüyor. ABD, İran’la uğraşmakta kararlı, İran Yönetimi ise bu adımlara yeterli ve akılcı karşılıklar vermekten uzak... Türkiye ve Azerbaycan için ise en zoru başkasının savaşında taraf olmak zorunda kalmak olacak. Başkasının desteğiyle devlet kurmak, toprak kazanmak vs. Mümkün değildir. Hele hele bu başkası ABD gibi karnesi kırıklar ile dolu olan bir ülke ise...

 

 


Notlar:

 

 

(1)   Nazim Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, (Ankara: Asam, 2001), ss. 116-120.

 

 

30 Mayıs 2006
USAK Stratejik Gündem

slaciner@gmail.com

Sedat Laçiner

slaciner@gmail.com
Tel: 0 312 2122886-87
Fax: 0 312 2122584

http://www.usakgundem.com/yazarlar.php?id=323&type=3
http://www.arazdergisi.org/html/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=12

Yorum Yaz